20.3.07

sobee


Sayın solak karanlıklar prensi nam-ı diğer Divadeiwob dürtmese birşey yazacağım yoktu galiba :) Kendisinin sobesi üzerine buyrunuz Divad ve blogları; Bi kere evrenesorun süper komik, eğitici öğretici bir blog olup siz de sorun, öğrenin diyoruz. Eski blogu daha aydınlık ve havadardı tabi, görsel olarak daha iyiydi bence ya da oldum olası siyahlı blogları sevemediğimden böyle diyorum fakat başlığı "karanlık" olan bir sayfanın pembe ya da turuncu olması beklenemez öyle değil mi, önemli olan içeriği diyoruz ve Divad'ı keyifle okumaya devam ediyoruz. Divad'ı okumak beni sıkmıyor çünkü beyin kıvrımlarını kullanıyor; düşünüyor, araştırıyor, okuyor, kah anılara dalıp gidiyor kah geyik yapıyor. Ayrıca Skoer kişisinin "asosyal biri izlenimi çizdiğini" söylemesine de katılmıyorum. Emesende konuşmaya başladığımız ilk andan beri hiç yabancılık çekmedim, sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi hissettim hep. Çok içten, kendiyle barışık ve olduğu gibi bi kişilik olduğunu düşündüğüm için; idolümsün Divad!:P Öncekilerde bi denk gelemedik ama bu sefer cennet'e yolun düştüğünde bekleriz efenim... Ayrıca benim gibi solak olması ayrı bir güzelliktir, hem de oyuncak trenini bi tur vericektir :P
Bense biriciğim; cırcırımı, böcüğümü sobeliyorum. Geçen yılın başıydı sanırım onunla "çarpıştığımızda". En sevdiğim kitabın içinden bir isimdi başta sadece, sonra uzun uzun mailleştik günlerce, içimizde ne varsa paylaştık, birbirimizden "güç" aldık. İyi ki varsın böcüğümm, nilüfer çiçeğim...

26.2.07

Küresel ısınmayla ilgili daha fazla bilgi için:

TÜRKÇE KAYNAKLAR:
Çevre ve Orman Bakanlığı
TEMA
Greenpeace (Yeşil Barış)
WWF (Dünya Doğal Hayatı Koruma Derneği)
National Geographic
Türkiye'de İklim Değişikliği Politikalarının Tanıtılması Projesi
Wikipedi (Özgür Ansiklopedi)
Açık Radyo

İNGİLİZCE KAYNAKLAR:
BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)
Küresel ısınma: Tehlike çanları
ABD Ulusal İklim Değişikliğinin Olası Sonuçlarını Tahmin Programı
ABD Çevre Koruma Ajansı
Endişeli Bilimadamları Derneği
'Küresel ısınmayı durdurun'
Greenpeace (Yeşil Barış)
WWF (Dünya Doğal Hayatı Koruma Derneği)
CNN
BBC
Wikipedia (Özgür ansiklopedi)

Küresel Isınmaya Bireysel Katkınızı Hesaplayın


Doğa dostu bir melek misiniz yoksa bol tüketip çevreyi katleden bir cani mi? Kâğıdınızı kaleminizi elinize alıp Mark Lynas’ın Carbon Counter kitabında gösterdiği yöntemle bir hesap yapın ve küresel ısınmadaki kişisel katkı payınızın ne kadar olduğunu bulun.

Dünyada yaşayan herkesin küresel ısınmada payı var. Peki ama ne kadar? Bir yılda ne kadar yakıt harcıyor, ne kadar elektrik tüketiyorsunuz, uçak ve otomobil ile kaç kilometre yapıyorsunuz? Mark Lynas’ın The Guardian gazetesinde yayınlanan It's Carbon Judgment Day başlıklı yazısındaki adım adım hesaplama yöntemi ile tüm bunları hesaplayarak sebep olduğunuz karbon emisyonunun ne kadar olduğunu, dolayısıyla küresel ısınmadaki bireysel payınızı belirlemeniz mümkün. Elektrik ve doğalgaz faturalarınızı, hesap makinenizi, kağıt-kaleminizi elinize alın ve yaşadığınız hayat tarzıyla dünyaya zararınızın ne düzeyde olduğunu hesaplayın.

1. Isınma Ve Gaz
Evlerde en büyük enerji harcaması ısınma için yapılıyor. Bu yüzden küresel ısınmada rolü büyük. Üzerinizi kalın giyinip kalorifer ya da sobayı az çalıştırarak ve ısı kaybını önlemek için evde yalıtımı sağlayarak zararınızı azaltabilirsiniz. İngiltere’de yapılan istatistiklere göre küçük bir evin ısınması için bir yılda harcanan gaz miktarı ortalama 10000 kilowattsaat, orta büyüklükte bir ev için 20500 kilowattsaat, büyük bir ev için ise 28,000 kilowattsaat. Peki siz ne kadar harcıyorsunuz?
Doğalgaz faturanızı elinize alın ve kaç kilowattsaat gaz harcadığınıza bakın. Ancak bize yıllık miktar gerekiyor. Faturanızda o ay için “tüketilen enerji miktarı” kilowattsaat (kWh) olarak veriliyor. Son bir yılın faturalarından bu miktarları alt alta yazarak toplarsanız yıllık gaz tüketiminizi bulmuş olursunuz. Bağlı olduğunuz dağıtım şirketini arayarak da bunu öğrenebilirsiniz. Örneğin İstanbul’da yaşıyorsanız İgdaş’ı arayabilir ya da www.igdas.com.tr internet adresindeki online işlemler bölümüne girererek son 12 ay boyunca yaptığınız doğalgaz tüketim miktarını metreküp cinsinden öğrenebilirsiniz. Bu 12 ayın toplamını kilowattsaat’e çevirmek için 11 ile çarpın. Ve işte yıllık doğal gaz tüketiminiz! Sebep olduğunuz karbon emisyonunu bulmak için ise bu rakamı 0.19 katsayısı ile çarpın.
Eğer sıvı yakıt kullanıyorsanız yılda kaç litre yakıt harcadığınızı belirleyin ve bu miktarı bu kez 2.975 katsayısı ile çarpın.
Eğer kömür yakıyorsanız bir yılda yaktığınız kömür miktarı kaç kilogram ise, bunu 2 ile çarpın.
Kişisel katkınızı belirlemek için çıkan rakamı evdeki yetişkin sayısına bölün. Yalnız yaşıyorsanız faturanın tamamı size kesiliyor demektir.
Birinci bölümde ortaya çıkan bireysel karbon emisyonunuzu not edin.

2. Elektrik
Kullandığımız elektronik cihazların çeşidi arttıkça evlerde kullanılan elektrik miktarı da artıyor. Öncelikle evi kahve makinası gibi gereksiz aygıtlarla doldurmaktan vazgeçin, televizyonu, bilgisayarı standby (bekleme)’da bırakmayın, şarj aletiyle işiniz bitince mutlaka fişten çekin. İngiltere’deki istatistiklere göre küçük evlerde yıllık elektrik harcaması 1650 kWh, orta büyüklükteki evlerde 3300 kWh, çok büyük evlerde 5000 kWh civarında. Peki siz ne kadar harcıyorsunuz?
Elektrik faturanızda “ortalama günlük tüketim” miktarınızı göreceksiniz. Eski faturalarınızdan bunun ortalamasını bulup 365 ile çarparak aşağı yukarı yıllık tükteminizi bulabilirsiniz. Ama daha doğru bir hesap için bağlı bulunduğunuz elektrik dağıtım şirketini arayarak son bir yılda harcadığınız elektrik miktarını kilowattsaat olarak net bir şekilde öğrenmek de çok kolay. Örneğin İstanbul’da Ayedaş yetkilileri telefonda son bir yılda yaptığınız elektrik harcamasını hemen söylüyor. Bu miktarı karbon emisyonunuzu bulmak için 0.43 katsayısıyla ile çarpın. Ve tabii kişisel payınızı belirlemek için ortaya çıkan rakamı evdeki yetişkin sayısına bölün.
Elektrik tüketiminizle sebep olduğunuz bireysel karbon emisyonunuzu bir kenara yazın.

3. Ulaşım
Öncelikte otomobil sahibi iseniz yılda kaç kilometre kat ettiğinizi hesaplamanız gerekiyor. Ancak otomobilinizin markası ve tükettiğiniz yakıt cinsi çok önemli. Otomobilinizin markasını, modelini ve kullandığınız yakıt türünü, www.vcacarfueldata.org.uk internet adresindeki otomobil işaretine tıklayarak buradan seçebilir ve kendi otomobilinizin karbon emisyon miktarını görebilirsiniz. Örneğin Honda Civic için bu rakam 145, Renault Meganlar için 160 – 200 arası, Ford Focus için 220, Cherokee Jeep için 285… Sizin otomobiliniz için verilen rakamı bir yılda katettiğiniz kilometre miktarıyla çarpın. Ortaya çıkan rakamı da kilogram cinsine dönüştürmek için 1000’e bölün. İşte otomobilinizle bir yılda sebep olduğunuz karbon emisyonu! Eğer bu yolculukları tek başınıza yapmadıysanız otomobildeki kişilerin sayısına bölüp zararı paylaşabilirsiniz. Ortaya çıkan rakamı not edin.
Uçak yolculuklarının zararı çok daha büyük. Çünkü jet yakıtının yarattığı kirlilik atmosferin üst kısımlarına ulaşarak zarar veriyor. Uçak en çok kalkış ve inişte yakıt tükettiğinden Türkiye’den Çin’e gitmek gibi çok uzun mesafeleri kat etmek karson emisyonu açısından otomobille gitmekten çok da farklı değil ama kısa mesafeleri uçakla gitmek ciddi zararlar veriyor. Peki yaptığınız uçak yolculuklarının sebep olduğu karbon emisyonunu nasıl öğrenebilirsiniz? www.chooseclimate.org/flying internet sitesindeki harita üzerinden nereden nereye uçtuğunuzu seçerseniz, site bu uçuşun yarattığı zararı sizin için hemen hesaplıyor. Ayrıca www.carboncalculator.org sitesinden uçuş noktalarını seçerek de bunu ton olarak öğrenebilirsiniz. Bunu kilograma çevirmek için 1000 ile çarpmayı unutmayın. Bu şekilde yapığınız uçuşların sebep olduğu karbon emisyonlarını toplayıp bir kenara not edin.
Toplu taşımanın da etkisi yok değil. Bir yılda tren ile yaptığınız kilometreyi 0.11 ile, otobüsle yaptığınız kilometreyi 0.09 ile, metroyla yaptığınız kilometreyi 0.09 ile ve vapur ile yaptığınız kilometreyi 0.47 ila çarpın. Hepsini toplayıp sonucu not edin.
Otomobil, uçak ve toplu taşımadan payınıza düşen toplamı 3. bölümün faturası olarak bir kenara yazın.

4. Yaşam Tarzı
Yaşam tarzınız küresel ısınmada önemli bir etken. Ancak hesaplamak zor. Bu yüzden kendinize en çok uyan şıkkı aşağıdan seçin.
“Her şeyin en yeni modelini alırım, alışveriş yapmaya bayılırım, paketlenmiş yiyecekler tüketirim” diyorsanız 3000 kg ekleyin.
“Tutumluyum, sadece ihtiyacım olduğunda yeni şeyler alırım, yiyeceklerimi çoğunlukla süpermarketlerden alırım” diyorsanız 2000 kg ekleyin.
“Kendi organik yiyeceklerimi yetiştiririm, yerel pazarlardan alışveriş yaparım, asla mevsimi olmayan yiyecekleri tüketmem” diyorsanız 600 kg ekleyin.
İki grup arasında kaldığınız düşünüyorsanız kendinize arada bir puan da verebilirsiniz. Onu da 4. bölümün sonucu olarak bir kenara yazın.

5. Sonuç
Yukarıdaki dört bölümden elde ettiğiniz rakamları toplayın. İşte sizin bireysel olarak sebep olduğunuz karbon emisyonu miktarı karşınızda. Peki ne kadar suçlusunuz? Küresel ısınmaya bireysel katkınızın derecesini buyurun okuyun.
1000-3000 kg : Ya fazlasıyla çevrecisiniz ya da yalancı.
3000-6000 kg : Çevreye duyarlı bir hayat yaşıyorsunuz.
6000-9000 kg : Sizinki ortalama bir zarar, daha dikkatli olabilirsiniz.
9000-12000 kg : Sınırı aşıyorsunuz, hayat tarzınızda değişiklik yapmalısınız.
12000-15000 kg : Dünyayı mahvedenler arasındasınız, kendinize gelin.
15000-18000 kg : Küresel ısınma konusunda tam bir canisiniz
18000-21000 kg : Felaket! Amerikalılar gibi yaşıyorsunuz.
21000 ve fazlası: Dünyanın geleceği için lütfen kendinizi öldürün!

23.2.07

Sen de imzala!

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na,

Biz aşağıda imzası olanlar,
Türkiye’nin iklim değişikliğine neden olan gazları hızla artan oranda üreten bir ülke olarak,
dünya üzerindeki yaşamı tehdit eden küresel ısınmayı durdurmak için üzerine düşenleri yapmasını,
ilk adım olarak da sera gazlarında indirim hedeflerini belirlemek için gerekli çalışmaları yaparak,
Kyoto Protokolü’nü en kısa zamanda imzalamasını istiyoruz.


20.2.07


diyo ki;
"bazen kızar dünyaya ama sadece kendini üzer
göremezler .
göremezler...
izin vermese asla üzemezler
çözemezler
çöz(e)mezler.
...
başka sularda o
başka rüzgarlar arıyor

başka yollara yürü"-YEBİLSE...
Sıkıştığım yer çıkmak istediğim
Sıkıştığım yer köreldiğim
Sıkıştığım yer yitip gittiğim
Olmak istediğim yerdeyim
Seninle, cennetteyim
Keşke yaşamak istediğim gibi yaşayabilsem.
Keşke şu kapıdan öylece çıkıp gidebilsem.
Mesai saatinin bitmesini beklemeden.

19.2.07

Küresel ısınma felaketine karşı yapabilecekleriniz


Bulunduğunuz ortam sıcaklığını düşürün
Fazla değil, sadece 1°C düşürün, böylece bir miktar enerji tasarrufu yapabilirsiniz. Eğer üşürseniz ; ki bu ihtimal genelde yoktur, üzerinize bir kazak, süveter giyebilirsiniz.)
CO2 salınımı açısından bize faydası:Ortalama bir aile böylece yılda atmosfere 0,4 ton CO2 verilmesini engellemiş olacağı gibi parasını da tasarruf etmiş olur.

Elektrikli cihazların Stand by konumunda bırakmayın
Televizyonlarımızı standby konumunda bırakmak bir miktar enerjiyi gereksiz yere harcamamıza neden olur. Kumandayla kapatmak yerine oturduğumuz yerden kalkarak TV'yi üzerinden kapatabiliriz.
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 150 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Şarj cihazlarını prizlere takılı bırakmayın
Küçük şarj cihazları kullanılmadıkları zaman bile bir miktar enerji harcarlar. Cep telefonu, PlayStation … gibi cihazlarınızı şarj etmediğinizde ya da pilleri dolduğunda şarj cihazlarını prizde bırakmayınız.
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 7 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Suyun daha fazlasını kaynatmayın
Su ısıtıcıları sizin çay ya da kahve içmeniz için gereken enerjiden çok daha fazlasını harcarlar. Eğer bir bardak içecekseniz sadece bir bardak su kaynatın daha fazlasını değil.)
CO2 salınımı açısından bize faydası:Ortalama bir aile böylece yılda 45 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Uçağa daha az binmeye çalışın
Bu toplantıya katılmak için gerçekten uçakla mı gitmeniz gerekiyor ? Tatilinizi gerçekten yurtdışında yapmaya mı ihtiyacınız var? Ve tüm dünyadaki akrabalarınız, sizi gerçekten sevselerdi size yakın bir yere yerleşmezler miydi ?
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur

Çok parlak ışıkları söndürün
Gerçekten onlara ihtiyacınız yoksa lütfen onları kapatın. Zira onlar çok fazla enerji tüketirler. Eğer karanlıktan korkuyorsanız , inanın hayaletler gerçek değil.
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur

Duşu kullanın
Duşlar banyo yapmanız için yeterli olan suyun yarısını harcarlar ve banyo için gerekli olan suyun ısıtılmasından daha az enerji gerektirirler
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur ve iyi bir para tasarrufu yapmış olur.

Daha verimli ampul kullanın
Düşük enerji ampulleri size gereken ışığı verdikleri gibi 3 kat daha az güç harcarlar. Eğer ki bir gece kulübünde yaşamıyorsanız, tüm ampullerinizi değiştirin.
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 200 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Dondurucularınızı sızdırmaz hale getirin
Dondurucular çok iyi sızdırmazlık sağlandığında en yüksek verimde çalışırlar, bu sayede havayı dondurmak için yoğun bir şekilde çalışmak zorunda kalmazlar.
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece bir miktar CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Arabanızı olabildiğince az kullanın
Yürüyün, ata binin, koşun, paten kayın, toplu taşıma araçları kullanın ya da en kötüsü otostop yapın. Her ne durumda olursa olsun aracınızı kullanmamaya çalışın
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece fazlasıyla CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Evinizin ısısını havaya atmayın
Evinizin çatı arasını, duvarlarını, sıcak su hatlarını ve kazanı ısı kaçağına karşı izole edin. Kapı pencere ve çerçevelerinizi hava kaçaklarına karşı kontrol edin. Evinizi ılık tutun, sıcak değil ve böylece gezegenimizi biraz daha soğutmuş olursunuz.
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 3.8 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur ve iyi bir para tasarrufu yapmış olur.

Çamaşır yıkama sıcaklığını düşürün
Kıyafetlerinizi 40-60 derecede yıkayacağınız yerde 30 derecede yıkayın. makineniz daha az enerji kullanmış olur ve elbiseleriniz hala parlayan beyaz renklerde kalır.
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 90 kg CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur.

Yiyeceklerinizi kendi bölgenizden temin edin
Yakın çevrenizdeki yiyeceklerle beslenin, dünyanın bir ucundakilerle değil, sadece çevrenizdeki yiyecekleri yemekle ölmezsiniz. Böyle bu yiyecekler dünyanın diğer uçlarından uçaklarla size taşınmaz.
CO2 salınımı açısından bize faydası: Ortalama bir aile böylece yılda 4 ton CO2'in atmosfere karışmasını engellemiş olur ve iyi bir para tasarrufu yapmış olur.

Kaynak: http://www.bugday.org/
İlgili yazılar: http://www.bugday.org/category.php?ID=54

8.2.07

kelimeyiyen
Ruhun gıdası "Kelimeyiyen" artık güncelleniyor :)

6.2.07

Aaaaaaaaaaaaaaaaaayhhhhhh!



Işınla beni Scotty!
Çok sıkıldım bu masadan
bu ekrandan
bu akıştan
Nasıl yapmalı?
Nasıl?
...

26.1.07

Gözlerini bütün bu tehlikelere kapat ve ölmekten korkma...
Hepsi hayal ürünü bunların, boş ve harika


........................................Jack Kerouac, Book of dreams

25.1.07

"Çok ileri bir tarihte
Çok yaşlı olarak
Sessizce ayrılmalıyım
Kimseye pek gözükmeden
Ve kimseyi rahatsız etmeden.

Masamın üzerinde
Dünden kalan işler
Tamamlanmamış yazılar
Okunmayı bekleyen kitaplar
Ve anılar ve umutlar.

Filleri kuyruğundan çekerek
Tepeleri aşırtmaktı görevim
Günler bitti filler tükenmedi
Ben elimden geleni yaptım
Gerisini siz tamamlayın.

Boşa geçmedi hayatım
Daha fazlası olabilirdi ama
'Buna da şükür' demeliyim
İşte sevgili dostlar
Ben böyle veda etmeliyim."

........................ İsmail Cem,1995
...

Hep biraz erken midir ölüm
yoksa iyiler mi erken gider hep
mürekkep lekeli ellerini sallayıp,
zarif bir vedayla bizlere.
Geride kalan anılar
ve kayıp umutlar
aydınlık günlere .

8.1.07

Evlilik blogu öldürüyor be güzelim... :P

13.12.06

Hareketsizleşen toplum, tembelleşen kişi *


İnsanların şehirlere, evlere ve odalara yani gönüllü hücrelerine tıkılmadan; masa başında yaşayıp, sandalye tepesinde ölmeden öncesini hatırlıyor musunuz?
Aramızda son birkaç hafta içerisinde acelesi olmamasına rağmen koşan var mı? İşyerindeki masasının bacağına zincirlenmiş ayaklarını salıverip bir semtten diğerine yürüyen? Peki ya en son ne zaman bir ağacın dalından elma kopardınız? Bu yazının bilgisayarda yazılıp, sizin tarafınızdan yine radyasyonlu bir ekrandan okunuyor olması her şeyi açıklıyor. Kaç saattir bilgisayarın başındasınız? Hemen kalkın bilgisayarın başından. Kaçın! Ama bu son cümlemi okuduktan sonra. En yakınınızdaki pencereyi açıp – karbonmonoksit de koksa – içinize çekin havayı. Gri bile olsa bulutlar. Birazdan bardaktan boşanırcasına yağmur yağacağını bilseniz bile, hemen dışarı çıkın.
Eğer sizi çağıran gerçekliğe değil de bu paradoksal yazıya döndüyseniz, şu andan itibaren sözüm sadece size: Bu yazı sonuna kadar okumayacak okurlar aramaktadır.

Evlerin içine hapsolmuş insanlar
yarı açık cezaevindeki mahkumları
büyük şehirlerin

Medeniyet, hepimizi hareketsizleştirip, iş yerlerimize, evlerimize, şehirlerimize ve kendimize hapsetmiştir. Hapsetmiş! Haltetmiş!
Şu ana kadar bu yazıyı okumaya devam edenlerdenseniz, siz hareket etmemekte kararlı olanlardansınız. Hemen ayağa kalkın ve bulunduğunuz odanın içerisinde bir iki dakika yürüyün. Bir elimiz Mouse’ta bir elimiz klavyede. Aynı hareketleri yapmaktan ağrıyan parmaklarımız. Dışarıda hava nasıl bilmiyorum ama hadi bırakın bu yazıyı ve çıkın dışarı yorulana kadar koşun, koşun…
Biz, beynimize takılan görünmez prangalarıyla yürüyen insanlarız. Hareketsizleşen toplumun tembel insanları. Biz televizyon başında, bilgisayar karşısında göbek bağlayan, biz rakı masasında büyüyen insanlar. Hala okuyor musunuz bu yazıyı. Hadi kalkın ama. Kalkın ayağa ve zıplayın. Küçük bir çocuk gibi. Kaybolan hareketliliğimizi, geçmişimizi taşıyan bir çocuk gibi. Bizim göremeyeceğimiz zamanlarda açacak bir tohum gibi. Zıplayın utanmayın. Yatağınızın üzerinde zıplayın. Küçük bir çocuk gibi. Hani hiç yorulmayan bir çocuk gibi. Onlar hiç yorulmaz çünkü sürekli hareket ediyorlar. Pelteleşmiş kaslarınızın bu çağrısına kulak verin. Ve hadi kalkın ve olduğunuz yerde bile olsa hareketiniz, zıplayın…"

*Kaynak: Doğa ve insan

İşe kapımın önünden beni aldıkları servisle gidip geliyorum.10 saat boyunca işte bu monitörün karşısında oturuyorum. Mouse'a dokunan parmaklar. Klavyeye dokunan parmaklar. Akşam üstüne doğru kızaran, yaşaran,acıyan gözler, mide bulantısı...Bir de üzerine şu anki gibi dayanılmaz,korkunç bir sırt,omuz, boyun ağrısı. Ve para kazanmak durumunda kalacağım her günün aynı şekilde geçecek olması ne acı. Ye,iç, otur otur, yat sonra. Sonra ben niye kilo aldım, göbüş yaptım de...
Dışarıda çoğunlukla güneş vardır burda oysa ve harika, tertemiz bir hava. Şu koskocaman dağın dibinde çalışıyorum ne de olsa. Ama benim görünmez prangalarım var. Eh, arada tuvalete gitme, yemek yeme, çaycıya söylemeden kahvemi gidip kendim alma gibi egzersiz çalışmalarım var! Zaten hareketsizliğe doğuştan meyilli miskin bünyem, bir de üzerine bu yaşam şekli. Neden daha hareketli, sosyal bir iş seçmedim ki sanki? Sandalyeni sağa dondur, sonra sola. At ayağını bir o yana, bir bu yana. 20 dakikada bir gözlerini monitörden ayırmayı da unutma! Eh , madem şansım yok artık insanların şehirlere, evlere ve odalara yani gönüllü hücrelerine tıkılmadığı; masa başında yaşayıp, sandalye tepesinde ölmediği zamanlara dönüp yaşamaya.
Siz burada öylece durun, ben kalkıp gidiyorum birazcık zıplamaya!

12.12.06

İyi ki doğdun Frank Amca!























"May you live to be 100 and may the last voice you hear be mine."
Frank Sinatra

8.12.06










"Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir.Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.
Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul'da, Türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum."


Kelimelerin ve sen...İyi ki varsınız.

15.11.06

la vie en rose

16 Eylül 2006. Uyandım. Derin bir nefes aldım. Bugün asla unutamayacağım bir gün olacaktı. Asla tekrarlanmayacak bir gün. Gerginlikten ve heyecandan patlayacak gibiydim. Bahçeye indiğimde düğün için şehir dışından gelen dostlarımı buldum. Mutlu oldum. Sarıldık. Konuştuk. Bir şeyler yedik. Öğleden sonra kızların bir kısmı ve anne tayfasıyla kuaföre gittik. Kızlar gelinliğimi giydirdiler, oturdum, saçlar, makyajlar hazırlandı. Sonra Ay prensim beni almaya geldi. Owww! Ne kadar da tapılası olmuş bu kıyafetin içinde. Sanırım çok özel bir şey olmadıkça, onu böyle takım elbiseler içinde göreceğim son gün… O da beni çoook beğendi beyazlar içinde hihih-her ne kadar yürüyemesem de: P Çılgın halamın kullandığı, süslenmiş beyaz gelin arabamıza bindik ve fotoğrafçılarla sözleştiğimiz yere gidip onlarla buluştuktan sonra bizim eve doğru yola çıktık. Bahçede ufak bir baba-kız seremonisinden sonra Cennet sahiline indik. Stüdyoda, kapalı ortamda fotoğraf çektirmektense Cennet plajında olmayı tercih etmiştik. Erol Atar kılıklı fotoğrafçı abiler bizi şekilden şekle sokup şebek şebek pozlar verdirdi. Biz de bolca güldük halimize. Sonra kayışı kopardık, Titanik pozları bile verdik: P Düğünün başlamasına az zaman kalmıştı ama düğünün yapılacağı yer zaten 5 dakika uzaklıktaydı. Birer viski içtik sahilde heyecanımız gitsin diye, biraz dans etme ve yürüme, oturma provası yaptık.
Gelinlik ve onun içinde olmak harika bir şey ama onunla yürüyebilmek resmen bir çile. Tarlatanın uygun bir yerinden tutup kaldırıcan ama olmuyor işte kayıyor, bir de gelinliğimin arkası kuyruklu. Dans ederken ayağım takılıyor, ayh ayhh umarım rezil olmam diyorum içimden. Kendimi lunaparktaki dönen balerinler gibi hissediyorum…
Zaman geldi ve düğünün yapılacağı mekâna gittik. Mekân, Cennet sahilinin kıyısında, sevmediğim o moda tabirle bir “beach club”. İçinde gelenlerin kalabilecekleri harika bungalovlar, çadır yerleri ve bir karavan kamping var, ön tarafında da kumsal ve restoran/bar bölümleri…
Bizim için denizin kıyısına ahşap bir platform kuruldu, masamız hazırlandı, süslendi ve ışıklandırıldı. Girişten platforma kadar meşaleler yakılarak bir yol hazırlandı. Aralarından geçip yerimize kurulacağız.
O büyülü dakikalara gelinceye dek bungalovlardan birine geçip nikâhımızı kıyacak olan Cennet Belediye Başkanı’nın gelmesini beklemeye koyuluyoruz. Bu arada davetliler yerlerini almaya başlıyor ve arkadaşlarımız Y. ve H. yan flüt ve gitarla hafif bir müzik yapıyorlar. Ardından minik nedimemiz geliyor pembe harika elbisesiyle. Eteğimin arkasından tutuyor. Ay elimden tutuyor, içimden derin derin nefesler alıyorum, birbirimize bakıyoruz “aşkla”. Biraz rahatlıyorum. Mendelssohn’dan "Wedding March" (Bu an’a gelince şu satırları yazarken bile kalbim deli gibi hızlı atmaya başladı!) çalmaya başlıyor. Kumlarda yürümeye başlıyoruz, off Allahım! Lanet olası gelinlikle yü-rü-ye-mi-yo-rum!!! Ay boncuk boncuk terler döküyor, bana yardımcı olmaya çalışıyor ama ne mümkün, sonunda sorunun arkadaki minik fıstıktan kaynaklandığını anlıyorum, o kadar yavaş yürüyor ki bizim yürüme hızımıza yetişemiyor, haliyle gelinlik de takılıyor. Bu sorunu da halledip meşalelerin arasından geçiyoruz, şahitlerimizle birlikte masadaki yerimizi alıyoruz. Ay-of-aman herkes bize bakıyor yahu! Flaşlar patlıyor, kameralar… Masanın altına mı saklansam acaba derken sevgili nikâh memurumuz konuşmasına başlıyor. Ay ellerimden sımsıkı tutuyor. Sonunda o büyük soru geliyor; “Ay’ı eşim olarak kabul ediyor muyum?” Sanırım belediye başkanı da bizim kadar heyecanlı ki mikrofonu bana uzatmayı unutuyor, öylece bekliyor, ben de bekliyorum. En sonunda “Mikrofonu uzatırsanız söyleyeceğim” diyorum hihih, herkes kopuyor. Ay’ da onu heyecanlandırmak için pislik yapıyorum zannediyormuş o ana kadar sessiz kalınca: P “EVET!” diye bağırıyorum, aynı soruyu Ay’a da soruyor, Ay’ da bana bakıyor ve SONSUZA KADAR EVET!” diye bağırıyor. Mmm… İşte oldu! Şahitlerimiz onaylıyor, imzalarımızı da atıyoruz, Ay duvağımı kaldırıyor, beni öpüyor, sonra da ben ayağına basıyorum heheh. Bu arada insanlar bizim ayakları göremedikleri için sürekli ayağına bas filan diye bağırıyorlar, çocuğun ayağına bin kere basıyorum ben de: P Biraz, fotoğraf ve tebrik faslından sonra sahilden barın olduğu platforma doğru yürüyoruz. Hep hayal ettiğim melodi çalıyor Louis Armstrong’dan;



"hold me close and hold me fast


the magic spell you cast


this is la vie en rose


when you kiss me,


heaven sighs


and though i close my eyes


i see la vie en rose


when you press me to your heart


i'm in a world apart


a world where roses bloom


and when you speak


angels sing from above


every day words


seem to turn into love songs


give your heart and soul to me


and life will always be


la vie en rose


i thought that love was just a word


they sang about in songs


i heard it took your kisses to reveal


that i was wrong, and love is real


hold me close and hold me fas


tthe magic spell you cast


this is la vie en rose"

Kollarındayım. “Eş”imin.
Dans etmeye başlıyoruz.
Gözlerimi kapıyorum.
Dünya gözden kayboluyor.
Olmak istediğim yerdeyim.
“CENNET”teyim.
Seninleyim…

Sonra bir düğünde-düğünümüzde olduğumuzu anımsıyorum. Bolca müzik, dans, insanlar… Artık daha rahatım. Takılar takılıyor, işte düğünün ve sıkıcı ama kazançlı faslı: P Öpüşmeler, tebrikler, objektife bakıp gülümsemeler. Ardından Frank Amca “Love and Marriage” derken pastamız geliyor. Mmmm leziz. Bu arada önceden ayarladığımız davulcu, zurnacı, bişeyciler kayıp, kesinlikle ulaşamıyoruz. Dünyanın en abuk, kafası güzel düğün DJ’iyle devam etmek durumundayız. Şöyle ki mekânın sahibi yurt dışında olduğundan ve mekânın dj’i de başta yaptığımız anlaşmanın aksine başka bir barda çalacağından biz son gün müzikleri kendimiz hazırladık ve mixer kullanmayı bilen bir veledi de dj yaptık fakat bu arkadaş belli şarkılar dışında kafasına göre takılmayı tercih etti. Amcalar, teyzeler Chemical Brothers’la filan dans ediyor ahah. Sanırım bir ara Smoke 2 joints’ le hip hop birşeyler bile duymuş olabilirim. Yine de hayatımızı kurtardı valla müzisyenlerin de gelmediği düşünülürse… Sonra ışıklar karardı ve arkadaşımız S. Ortaya çıktı. Harika bir müzikle, harika ateş dansını yapıp herkesi coşturdu, farklı ve güzel bir şov oldu. Gece yarısı düğün yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ben duvağı bırakıp gelinliğimi çıkardım, askılı, minik beyaz bir elbise giydim. Ay’da beyaz incecik bir bluzla siyah ince bir şalvar. Arkadaşlarımızla Cennet sahilinde en sevdiğimiz bara gidip partiye orada devam ettik. Dostlarımın hepsi-çok isteyip de gelemeyen birkaç tanesi dışında oradaydı. Bir daha bir araya gelemeyecek bir kadro. İşte o an anladım “uzakta” olsam da yanımda olduklarını çünkü “Tırnak makasının ucunda sallanan o toplar gibi birbirine bağlı insanlarlar” dık biz.


Yarın tüm bunlar olalı tam 2 ay olacak.


Güneş ve Ay 2 aydır “evli” olacak.


3.11.06

Yüksek yüksek tepeler...

Aradan 1,5 ay geçti ama önce düğün, balayı, ardından işe dönüş, yaşadığım statü değişikliğiyle artan sorumluluklar, yeni bir düzen ve buna alışma süreci, bilgisayarımı haliyle eşimle paylaşmak durumunda kalmam ve onun sağlam bir çeviriyle boğuşma süreci derken bilgisayarın karşısına geçememek, bir de kendimizi talihsizce ‘Lost’a kaptırıp ‘kaybolmak’ gibi ölümcül bir hataya düşmek ve benzeri etkenlerden dolayı yayınımıza kaldığımız yerden rötarlı da olsa devam ediyoruz.
Ama bütün bunlardan önce hikâye post modern bir kına gecesiyle başladı. Sabah kargalar kahvaltılarını etmeden önce telefonumun çalmasıyla yataktan fırladım ve karşımda Budala Hanım kızımızı buldum. Bolca bidibidi ve koklaşmadan sonra öğleden sonra ben kuaföre o da saçına şöyle afili bir kuş yuvası topuz yaptıramayacağı çünkü saçları gayet rasta olduğu için plaja doğru yol aldık. Saçlar yapıldı edildi, akşam oldu, eve geldim ama hem heyecan, hem de organizasyon karışıklığından doğan bazı tersliklerden dolayı sinirlerim oldukça bozulduğu için şu yüksek yüksek tepeler diye tabir edilen kına gecesi ağlama seremonisini ben gecenin başında arka odada zırıl zırıl ağlayarak atlattım. Bu arada evimizin bahçesi ışıklarla süslenmiş, upuzun bir açık büfe sofra kurulmuş, tüm davetliler yerlerini almış ve bu bölgenin meşhur yerel kına gecesi esmer teyzeleri ellerinde tefleri ve cırtlak sesleriyle şarkı söylediklerini iddia ederek beynimizi pörtletmek niyetiyle bir köşede oturmaktadırlar. Dağılan makyajımı düzeltip derin bir nefes alıp kendimi bahçeye atıyorum. Ahh ne güzel… Yıllardır görmediğim herkes burada, tüm dostlarımız… Sadece kendi arkadaşlarımın çoğu yok, onlar da çalıştıkları için fazla izin alamamışlar, ertesi günkü düğün için gelecekler. Öyle bir topluluk ki hayatımın sonuna kadar bir daha asla hepsini bir arada göremeyeceğimden eminim. Rüzgârlı şehirde bebekliğime, çocukluğuma tanıklık etmiş bu amcalar, teyzeler, o bildik, yıllar sonra aynı sıcaklıkla gülen gözler… Sanırım düğünüm için gelen tüm bu insanları görmek beni hayatım boyunca en mutlu eden şeylerden biriydi. Hepsine tek tek sarılıyorum, konuşuyorum… Bu arada herkes yemek yiyor ama benim bir şeyler yiyebilmem ne mümkün, şarap kadehi en iyi arkadaşım oluyor, rahatlamamın tek yolu bu. Kadehleri diktikçe dikiyorum, içtikçe güzelleşiyorum. Sonra bir coşuyorum, inan düğünümde bile bu kadar eğlenmiyorum… Ay’ da karşı köşede benzer bir eylem içerisinde çocuklarla. “Gipsy Queens” orkestrası olanca gudubetliğiyle sürekli aynı tonda giden bir içli havaya başlıyor. Ahahaha, bunu yaptığıma inanamıyorum, kendime gülüyor da gülüyorum. Anne, Ay anne, ablalar, teyzeler derken iyice havaya giriyoruz, çılgıncasına oynuyoruz… Budala hanım bir köşeye çekilmiş kadehleri yuvarlarken bundan kurtuluş olmadığını ne yazık ki bilmiyor… Kendisi ısrarlar sonucu bahçenin ortasına doğru arz-ı endam ediyor ve süpersonik figürlerle “Ohh oh, işte aradığım etnik tat, özüme döndüm, kendimi buldum” nidalarıyla geberene kadar gülüyor ve kurtlarımızı döküyoruz. Annemin arkadaşlarından biri Budala’yla beni eve götürüyor. Hadise şu; ben annemin arkadaşının anneannesinden kalan gelinliğini giyeceğim, Budala da bana giyinmekte yardım edecek ama ben o kadar sarhoşum ki ayakta zor duruyorum. Bir de o muhteşem giysiyi görüyoruz ki kahkaha tufanı o zaman başlıyor. Pembe, altın sırma işlemeli bir şalvar, üstü, bir de kalın bir kemerden oluşuyor bu elbise. Çok eskiden kalma bir şey, o kadar işçilik var üzerinde, bir de teyze için manevi anlamı olan bir eşya, saygısızlık etmeyelim diye kasıyoruz ama o şalvar o kadar büyük ki-battal boy mu diyim ne diyim bilemedim-kendini içinde acaip hissediyorsun. Üzerine giyip belindeki lastiği büzüyorsun da büzüyorsun, anca duruyor bedeninde. Üzerine de o kaftan gibi şeyi geçirip, o koca kemeri de beline bağlıyorsun. Ama bu arada 2 saat geçiyor çünkü gülmekten neredeyse altına ediyorsun, o şalvarın içinde kocaman, şişko bir kütlesin, matruşka gibisin böyle ahuauhuh: P Hadi bakalım bindik bir alamete diyip bahçeye çıkıyorsun, pardon çıkarılıyorsun. Zira kafanı da bir eşarpla tamamen kapatıyorlar. İşte gecenin en mühim kısmı burada başlıyor. Seni bir sandalyeye oturtuyorlar. Budala Hanım elinde kına tepsisiyle geliyor, ışıklar sönmüş, en içli şarkılar seni ağlatmak için söyleniyor ama ne mümkün. Sen stokları çoktan tüketmişsin. Madem öyle biz de numara yaparız. Hüngürdeyip duruyorsun yalandan, iç çekiyorsun, ama bu o kadar teatral oluyor ki kayınvaliden bile kopuyor o noktada katıla katıla… Neyse efenim, sanırsam şöyleydi, kayınvalide avucunun içine altın koyuyor, sen de elini açmayı lütfediyorsun, ellerine kına yakılıyor. Sonra ablalar seni tutup sandalyeyle havaya kaldırıyorlar ve seni ‘Ay’, ‘Aaay’ diye bağırttırıyorlar. Beyaz atlı piğrensimiz Ay geliyor ve Sunting’e sarılıyor. Sonra biz bununla karşılıklı geçip bir posta daha oynuyoruz. Sonra ben bitap düşüyorum, bahçede çılgınca eğlence devam ediyor, bense düğünüme enerji saklamak için kendimi yatağıma atıyorum. ( ARKASI YARIN…)

7.10.06

evli ve bloglu!

Ben geldiiiimmm :) Ben gelin oldum. Eş oldum. Balayında balarısı oldum. İşe döndüm. Çöktüm. Despırıt hauswayf oldum. Ev işleri çok zormuş. Uffffff oldum. Başka bi evdeyim. "Evimiz"deyim. Herşey yeni. Hayat yeni. Ritm yeni. Bu güzel. Bi adam var. Gözünde aşk var. En güzel bişey. Kocam oldu. Çok harika. Çok iş var. Zaman yetmiyo. Alışmaya çalışıyorum. Bi ara yazıcam maceralarımı. Öpüyorum!

1.9.06















Geri sayım başladı...